Anlamaktan Ne Anlıyoruz

"Seni anlayabiliyorum" , "Seni inan anlayamıyorum" bu iki cümle ilişkilerin hal ve gidişatı hakkında fikir yürütebilmemiz için önümüze sunulmuş bir fırsat olabilir. Bizim çıkardığımız sonuç, çoğu zaman fazlaca derine inmeden yüzeysel bir değerlendirmedir. Çünkü; bu uğurda gösterilen çabayı görmek için mutlaka yaşamak ve bizzat görmek gerekebilir.

Anlam için, hep göreceli olduğunu söylerler. Bir yerde doğrudur. Olaylar karşısında herkesin farklı yorumları vardır. Bize ters gelen bir anlam başkası için düz bir mantıkla doğrudur.

Bu sözleri sarf eden kişilerin yandaşı, arkadaşı olmadan tarafsızca görüş bildirecek olsam acaba ne düşünürdüm.

İsterseniz birinci cümleyle fikirlerimize sabah jimlastiği yaptırmaya başlatalım. Ter akıtmaya hazır mıyız? Bir, iki, üç .. Bu cümleyi sarf eden kişi için gözümün önünde şöyle bir sahne canlanıyor. İki elini başının üstüne koymuş, parmaklarıyla alnını ovuşturan hatta gözlerinden bir kaç damla yaş boşalan birinin sitemine karşı, bir dost elinin mağdur kişinin sırtını sıvazlıyarak ya da kolonya veya mendil uzatarak rahatlatmaya çalışması. Ya da ayrı mekanlardaki iki kişinin, mekanik bir alet yardımıyla sesleriyle birbirine moral ve destek takviyesinde bulunması.

Bir şekilde haksızlığa uğradığını, incindiğini ifade ederek mağduriyetini dile getiren kişinin karşında söylenen "seni anlayabiliyorum" cümlesi ağızdan bir çırpıda çıkacak kadar küçüktür ama rahatlatma derecesi de bir o kadar büyüktür. Çaresiz, kendini kimsenin anlamadığı düşünen bir kişi için bu cümle, karanlığına doğmuş ay, titreyen bedenini ısıtan güneş etkisi yaratabilir.

Kurumuş bir yüreğin gözeneklerine serpilmiş su tanecikleri, yeniden soluk alabilmesi için bir ön tedavi olabilir. Ama kesin sonuç; suyun, köklere kadar inebilmesidir. Gözle görebilen yanı canlı iken derinlerde yavaş yavaş ölmek kadar acı verici ne olabilir ki.

Biraz da "Seni inan anlayamıyorum" sözünü irdeleyelim isterseniz. Burada öyle büyük bir hayalkırıklığı seziyorum ki anlatamam. Bu cümlenin sahibi veya sahibesi karşısındaki kişiyi anlayabilmek için sanki ömrünü son damlasına kadar tüketmiş, kullandığı bütün sözcükler yerine ulaşmadan sağa sola savrulmuş, bir tanesi bile yerine ulaşmamış, yorulmuş bir insanın "pes artık" dediği son nokta gibi. Her şey iki kere ikinin dört ettiği kadar kolay olsaydı belki de iletişim daha kolay olabilirdi. Ama aynı dünyada, farklı dünyalar yaşayan ve iç dünyası bambaşka olan biz insanları anlamak hiç de kolay değil.

Acaba insanlar birbirini ne kadar anlayabilir. Bazen kendimizi bile anlamakta güçlük çekerken karşı tarafın bizi anlamasını beklemek ne derece sağlıklıdır. Sohbetler terapi etkisi yaratsa da çözüm insanın kendindedir diye düşünüyorum. Bu noktada G.G. Lord Byron'un "Siz kendiniz mes'eleyi anlamadıkça onu başkasına anlatamazsınız" sözünü devreye koyarak suyun akışına yön vermeyi deneyebiliriz. Bunun için de yapmamız gereken, kendimize göre uygulabilir bir strateji tayin etmek. Mesela "Sorunun ne olduğunu iyi analiz edip, eksiklikler ve yapılabilecekler için bir fizibilite çalışması yapmak, doğru yer ve zamanda kendimizi anlamaya yönelik bir harekat planı gerçekleştirmek" gibi.

İşin içinden çıkamadığımız yerler mutlaka olacaktır. İnsanın, yanında kimsenin olmaması yalnız olduğunu göstermez ki. İçimizdeki kuvvet ordusuna kendimizle savaşmak için antreman yaptırmayı neden düşünmeyiz ki. Oysa imanımız, inancımız, vicdanımız, sağduyumuz, altıncı hissimiz bizden gelecek küçücük bir sinyalle dünyayı fethetmeye hazırdır aslında.

Sağlıklı iletişimler kurabilmemiz için birinci kural; kendimizi ve başkalarını doğru anlayabilmektir. Anatole France'in de dediği gibi "Az anlamak, ters anlamaktan iyidir."

12 Temmuz 2011 3-4 dakika 31 denemesi var.
Beğenenler (4)

Henüz beğenen olmamış...

Yorumlar (8)
  • 13 yıl önce

    Kesinlikle öyle Müjgan Hanım. Anlayabilmek için yaşamak gerek. Teşekkür ederim. Sevgilerimi sunuyorum güzel yüreğinize.

  • 13 yıl önce

    Yazı ...Kendini kontrole vizitelemiş doktor oalıklı hali haraba yazılmış gibi. Niye ? Çünkü nere baksak yahut kime İLİŞKİLENEK diye uzansak, zamanın başı belada binbir hastalıklı değer yozlaşmasını üstüne çöpleşmiş halleri harap, yaşam yorgunu miskin ve canından bezgin insan tipine rastlıyoruz her yerde. Eğer öyle olmasaydı, seni anlayamıyorum lafını çok gönül rahatlığında da söyleyebilip pekala kolayca da anlaşabilirlerdi insanlar..Çünkü burası özgüvenle ilişkili koskocaman dünya sağlamlığı bir yerdir...Seni anlayamıyorum'u yüze karşı söyleyebilmenin yapmacıksız ve yalansız itirafı. Çünkü ondan ötesi zorakiliği ve sığlığı tedavüle sokar. Herkes herkese ille anlaşma bayağılığını foyalar. Taaa ki...doktoluk olana kadar... Bu yüzden, hayatın yaşamsal değerleridir kişiden bağımsız ( Sevgi, adalet, özgüven, paylaşı, yaşanmışlıklarla süzülüp biriken hatır ve hafıza...) insanların keyfiyetine kalması mümkünsüz anlaşılması gereken insani bütünlük. Yoksa herkafadan bir sese anlaşma metinleri nükteleye nükteleye..ne kanun kalır, ne nizam...ne de hali vakti yerinde insan.. Sevgiyle.

  • 13 yıl önce

    Seyfi Bey öncelikle sayfama hoş geldiniz. Değerli yorumunuz için de çok teşekkür ederim. Değerlendirmeniz oldukça mantıklı. Size katılıyorum çünkü kendimizi çoğu zaman tam olarak ifade edemiyoruz. Doğruyu küt diye söyleyemediğimiz zamanlar oluyor. Malum dokuz köyden kovalanma hadisi. Ama aslında suni olmamalı ilişkiler. Keşke herkes birbirine olumlu veya olumsuz eleştirilerde rahatlıkla bulunsa, kimse de küsmeden, kavga etmeden eleştiriye cevap verebilse. Bazen ben de bunu başaramıyorum. Eleştiriyi olgunlukla karşıladığımız noktada hayata daha farklı bakabiliriz. Zamanla her şey öğreniliyor. Kendi adıma ben de öğrenmeye devam ediyorum. Çünkü kusursuzluk Allah'a mahsus, ama kusurları onarmak bize ait. Teşekkürlerimi sunuyorum. Saygı ve selamlarımla.