Döngüden Kaçış Mümkün mü
Trabzon’un sis kaplı sahillerinde, Serkan Bey sabahın erken saatlerinde işe gitmek için hazırlanıyordu. Kırk sekiz yaşındaydı ve hayatının son yirmi üç yılını aynı şirkette geçirmişti. Pencereden dışarı baktığında, kendisinden önce evden çıkmış binlerce insanın aynı istikamete doğru aktığını görebiliyordu.
"Vatandaşlık görevleri" diye mırıldandı kendi kendine. Çocukluğundan beri duyduğu bu kavram, Serkan’ın zihninde artık bambaşka çağrışımlar yapıyordu. Karadeniz’in hırçın dalgaları gibi, düşünceleri de çalkalanıyordu.
İnsanlar Erzurum’dan İzmir’e, Edirne’den Kars’a kadar aynı kalıplara sığdırılmış hayatlar yaşıyordu. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite... Sonra iş hayatı ve evlilik. Ardından çocuklar ve onların da aynı döngüye girmesi. Ve sonunda, bir SGK numarasıyla kodlanmış emeklilik günleri.
Serkan, Şebinkarahisar’daki memleketini düşündü. Dedesinin kahvehanede anlattığı hikâyeler aklına geldi. Dedesinin tüm hayatı, Serkan’ınkinden ne kadar farklıydı? Form değişmişti belki, ama öz aynıydı.
Apartman komşusu Ayşe Hanım geçen hafta emekli olmuştu. Otuz yıl boyunca Ankara’daki bakanlık binasında çalışmış, son gün pasta kesilmiş, hediyeler verilmişti. Serkan onu tebrik ettiğinde gözlerinde gördüğü boşluk, içini acıtmıştı. "Şimdi ne yapacaksınız?" diye sorduğunda, "Torunlara bakacağım" demişti Ayşe Hanım. Yani bir görev bitmişti, diğeri başlıyordu.
Türkiye’de ortalama emeklilik yaşı altmış beş civarındaydı ve ortalama yaşam süresi yetmiş beş. On yıl. Sadece on yıl. Yüksek İhtisas Hastanesi’ndeki doktor arkadaşı Ümit’in söylediği gibi: "Uzun yaşam, daha fazla çalışmak demek sadece."
Serkan, Karadeniz’in o meşhur Laz fıkralarını hatırladı. Temel’in sürekli tekrarlanan absürt hikâyeleri, aslında gerçek hayatın ta kendisiydi. Her gün aynı saatte kalkıp, aynı servise binip, aynı işi yapıp, aynı evde uyumak... Temel’in fıkrasından daha absürt olabilir miydi?
Ama Nevşehir’deki kuzeninin durumu farklıydı. Derya, otuz yaşına geldiğinde tüm kurumsal kariyerini geride bırakmış, Kapadokya’da küçük bir pansiyon açmıştı. "Aynayı kırdığım an" diye tanımlıyordu bu kararını. "Kendime bakmayı bıraktığım, içimden geçene kulak verdiğim an."
Belki de mesele, Maraş’ta doğup büyümüş yazar Cahit Zarifoğlu’nun dediği gibi, "Yaşamak ne güzel şey, yaşadığını fark edersen." Serkan, aynayı kırmanın vaktinin gelip gelmediğini düşündü.
Çay bardağını masaya bıraktı. Bugün farklı bir gün olacaktı. Belki de döngüden kaçış mümkündü. Belki.
Serkan, alışkanlıkla hazırladığı evrak çantasını almadan evden çıktı. Asansöre binmedi, merdivenleri yavaşça indi. Apartmanın önündeki servis aracı kornaya basıyordu. Serkan, şoförün camdan uzanan başına el salladı ama binmedi. Gözlerindeki kararlılık, otuz yıldır yüzünü kaplayan o yorgun ifadeyi silip atmıştı.
Yalova Caddesi’nin kalabalığına karıştı. Herkes işe, okula, bir yerlere koşturuyordu. Karadeniz’in nemli havası yüzüne çarptıkça, zihnindeki sis perdesi aralanıyordu. Sahile doğru yürüdü.
"Bugün izin aldınız galiba, Serkan Bey?"
Simitçi Rıza’nın sesi düşüncelerini böldü. Her sabah aynı köşede, aynı saatte, aynı insanlara simit satardı.
"Hayır Rıza, bugün sadece işe gitmiyorum."
Rıza anlamadı, ama Serkan için her şey berraktı. Cep telefonunu çıkardı, şirketine bir mesaj attı: "Bugün gelmiyorum. Belki yarın da. Belki hiç." Parmağı gönder tuşunda bir an duraksadı, sonra bastı.
Sahildeki çay bahçesine oturdu. Karşısında, sonsuzmuş gibi görünen Karadeniz uzanıyordu. Biliyordu ki bu denizin de bir sonu vardı; Soçi, Odessa, Köstence... Ama şu an, bu yanılsama bile güzeldi.
Telefonuna mesajlar gelmeye başlamıştı. İş arkadaşları, patronu, hatta endişelenen eşi Mehtap... Hepsini okuyordu ama cevap vermiyordu. Onlar döngünün içindeydi hâlâ.
"Afedersiniz, bu sandalye boş mu?"
Serkan başını kaldırıp baktı. Karşısında altmışlı yaşlarında, gri saçlı, sakin yüzlü bir adam duruyordu. Bakışlarında Serkan’ın kendi gözlerinde o sabah gördüğü aynı ışıltı vardı.
"Buyurun," dedi Serkan.
Adam oturdu ve çayını söyledi. "Siz de bugün döngünün dışına çıktınız galiba," dedi gülümseyerek.
Serkan şaşırdı. "Nereden anladınız?"
"Gözlerinizdeki özgürlükten. Ben on yıl önce çıktım. Adım İsmail. Eskiden Diyarbakır’da bir fabrikada müdürdüm. Şimdi... Şimdi sadece yaşıyorum."
İsmail, Serkan’a hikâyesini anlattı. Nasıl bir sabah uyanıp her şeyi geride bıraktığını, Karadeniz kıyılarına yerleştiğini, küçük bir balıkçı teknesiyle denize açıldığını anlattı. "Aslında hayat dediğimiz şey, kendi seçimlerimizin toplamı," dedi. "Sistem bize seçenekler sunar, ama seçim yapmak zorunda değiliz."
Serkan dinledikçe içindeki korku azalıyordu. "Peki ya sorumluluklar? Aile, kredi, gelecek kaygısı..."
İsmail güldü. "Bunlar gerçek. İnkâr etmiyorum. Ama alternatifler de gerçek. Edirne’de tanıdığım bir aile vardı; anne, baba, iki çocuk. Hepsi birlikte karar verdi. Ev satıldı, kredi kapatıldı, bir karavan alındı. Şimdi Türkiye’yi dolaşıyorlar, çiftliklerde çalışıp, organik tarımla uğraşıyorlar. Çocuklar uzaktan eğitim alıyor. Onlar da bir aile, onların da sorumlulukları var. Ama döngüyü değiştirdiler."
Serkan’ın aklına kuzeninin söyledikleri geldi: "Aynayı kırdığım an..."
"Biliyor musunuz İsmail Bey, sanırım ben de aynayı kırdım bugün. Şimdi ne olacak bilmiyorum, ama bir şey biliyorum: Eski Serkan olmayacağım artık."
"İşte şimdi yaşamaya başlıyorsunuz," dedi İsmail.
Telefonunu kapattı Serkan. Denize baktı. Derin bir nefes aldı. İçinde, yıllardır hissetmediği bir duygu belirdi: merak. Yarın ne olacağını bilmiyordu ve bu, bugüne kadar hissettiği en özgürleştirici duyguydu.
Döngüden kaçış mümkündü. Mümkündü...
Turgay Kurtuluş