Kırık Mavi
Yıpranmış sokakları tamir ediyordum herkes evine çekildiğinde. Yıpranmış sokaklar, yıpranmış düşünceler gibiydi. Sabah olana kadar, içinde gezenleri perişan ediyordu. Ya anılar takılıyordu bu sokaklarda ayaklarınıza ya da gözünüze batıyordu etraftaki dağınıklık. Sokaklar da zihinlerimiz gibi toparlanmak istiyordu ya da tersiydi. Zihinlerimiz de sokaklar gibi...
Benim sokağımda vita kutusunda çiçekler, eskimiş ama kenara atılmamış alet edevatlar, ahşabın her çeşidi ve örme sepetler vardı. Küpler, yamalı kumaştan örtüler, kırık maviden düşünceler e biraz da. Benim sokağımda şiirler vardı, parkelerine mısra mısra döşenmişliğiyle. Sokaklara çöp atanlarla, zihinleri kirletenler arasında fark yoktu. Benim sokağım çıkmaz sokağa dönüşmesin diye geceleri nöbet tuttuğum doğruydu zihnimde. Duvar ustalarıyla sokağımda çetin kavgalar olurdu her gece. Bekçinin, kaç düdüğü her çaldığında, zihnimdeki kaos sona erer sokağıma huzur gelirdi yine. Sokağını bekleyen zihin bekçisi ise yine bendim. Kim kimi beklerdi, kim kimi sonsuza kadar göğüne iliklerdi, bu sokaktan sokağa değişen bir ikilemdi benim için. Ya da ancak yaşadıkça tecrübe edilebilen bir şeydi.
Kırılan bir tabağı bile yapıştırıp sokağımda saksı tabağına dönüştüren ben, zihnime atılan kırık mavileri nasıl yok sayardım hiç olmamış gibi ve nasıl süpürürdüm bana ait olanları, sokağımdan ve zihnimden? Sokağın köşesinde ayağı kırılmış sehpayı çiviyle yeniden tutturup ağaca yasladığımdan beridir, sokağımdan gelip geçenlerin uğrak yeri oldum günler, belki aylardır. Sıfır atık, sıfır çöp dedikleri şeyin ceset bulmuş haliydi sokağım ve zihnim. Ağacı kırık beyaz bir dantelle giydirdiğim ise bir rivayet değil gerçektir. Kuşlar konforlu ağaçları severler diye düşündüm. Kırık mavilerle, kırık beyazlar uyumlu görünüyordu hem düşününce. Kuşlar her sabah rızıklarını temin edip ağacın dallarına konduklarında; dantelin zincirlerinde insanlığın birbirini kırmadığı hayaller kurabiliyorlardı mesela. Kuşlar dantelin desenlerinden ilham alıp müziklerini bir motife dönüştürebiliyorlardı. Sokağıma gelenler her şeyi yerli yerinde bulduklarında, süpürülecek bir şey kalmıyordu ve bunu ilk onlar fark ediyorlardı.
Sokağımın yağmura ihtiyacı olduğunda hüzünlerimden arta kalan damlalar yetişiyordu her yere ve her şeye. Saksıdaki çiçeklere, yüreğimdeki kirlere, zihnimi bulandıran bütün kötü düşüncelere birkaç damla yetiyordu işte...Ben sevincini ve yasını dibine kadar yaşayan insanları seviyordum. Derinliği olan her şeyi sokağıma ekliyordum bu yüzden. Ayakkabısı kirlenecek diye taşlardan yürüyen insanlardan değildim çünkü. Bata çıka da olsa, her yerim çamura da bulansa; tarlalardan, ıslak topraklardan yürümeyi seviyordum. Bakımlı olmayı ayakkabı temizliğinden, ütülenmiş kıyafet giyinmekten ibaret sayanların aksine ve inadına bütün algıların...Üstünü kirletmiş desinler, çamura batmış desinler, etrafında dolaştığı çalıları kesmiş desinler. Varsın insanlar da demeyi sevsinler.
Bazen basit bir mesele için; çalıları, kelimeleri, yolları teperim, bazen kestirme yollarından geçerim hayatın. Hayat benim, sokak benim, zihin benim. Şükür ki sokağımda zihnim çalar her gün, en güzel şarkılarını söyler, yazar, dinler. Aidiyet duygusu, sokağın rutinlerine karıştığında sokağın biçimsiz gürültüsü kaybolur ve güzel sesler duyulur yalnızca. Durup beklerim her ağacın dibinde. Önce kumru seslerini dinlerim, sonra saksağanları izlerim ağaçlarda bir müddet. Dün dökülüyordu yapraklar rüzgarla, bugün bankın yanındaki ağaç baharla çiçek açmış diye geçiririm içimden. Ben bu hızlı oluşları, geçişleri anlamak için her sabah hayatı durdururum içimde, tekrar ve hissederek yaşamak için beklerim bazen bir camın önünde, bazen bir bankın üstünde.
İstanbul' u izlerim içimde, sokaklarından geçerim her sabah bu şehrin, denizinde sallanırım bir vapur esintisiyle. Sonra kalesinden bakarım yaşadığım şehre. Göğü ve kuşları kafi derecede izlediğimde ancak hissederim, hepimizin aynı göğe baktığımızı, kuş seslerini aynı sevinç ve hüzünle dinlediğimizi. Çünkü aynıydık; yağmurdan sonraki toprağın kokusu gibiydik. Gerçekti hüzünlerimiz ve sevinçlerimiz. Kırık mavilerimiz, beyazlarımız da elbette aynıydı, saçlarımızda ve yüreğimizde.
Göğe bakmayı unutanlar da oluyordu sokağımda. Kuşların seslerine kulaklarını tıkayanlar. Çocuk sesleri ve kuş sesleri ürkütüyordu göğe bakmayı unutanları. Beş duyunun duyarsızlaştığı anlara şahitlik ediyordu zihnim. Sehpanın yanındaki ahşap tabureye oturup olan biteni süzüyordum bir fincan çay ya da kahve eşliğinde. Şimdi çay da kahve de deminde. E birazcık da neşe geliyor içime.
İçimden şehirler geçiyor. Sokakları yıkıyor bir çift göz ve neşe saçılıyor her sabah Güneş' le bütün şehirlere. Keşkeleri topluyorum ve bir vazoya dolduruyorum hepsini. İyi ki diyorum, iyi ki zihnim benimsin. Ben sokağı topluyorum seninle, sen beni topluyorsun. Sokağın girişine bir yazı asıyor dallardaki kuşlar. Birlikte okuyoruz seninle.
"Ütüsü bozulacak, ayakkabısı toz olacak diye yürümeye bile korkanlar, yüreklere konmasınlar..."
Bu sokağın girişi yürek ister, çıkışı ise çok kolay...
Herkes kendisine bir vaha arıyor, kimse içindeki bozkırı yeşertmeyi düşünmüyor zihnim, düşünmüyor...Çöl çöle aşinaydı yine de kendini sevdi, çölü sevmeyi bilmedi. Aslında zihnim doğrusu şöyle: kimse kendisini sevmeyi bilmedi, herkes sevgi dilendi. Sokağımda sus pus oldu kuşlar. Zihnim, ağacın dallarına kondu sabaha insanlık kala. Şefkati ve ve merhameti eksikti çünkü insanlığın. İnsanlık payı aradım, göğe iliştirmek için son kez ah son kez...Kırık maviydi gökyüzü o son sabah. Ve beyazı kırılmıştı ağacı sarıp sarmalayan dantelin...Aşk, sürgünlüğü baştan kabul etmekti. Şefkat ve merhameti eksikti, sevmelerin...
yüreğine sağlık etkileyici ve derindir.