Hayatta Asılı Kalmak
Hava ne soğuk ne sıcaktı; ne bir baharın uyanışı hissediliyordu ne de bir kışın keskin soğukluğu. Zemin, ayaklarının altında kaygan ve belirsizdi; bir gölgede yürümek gibi. Gözlerini ileriye çevirdiğinde, etrafı yoğun gri bir sis kaplamıştı. Ne şafak ne de gece, ne bir aydınlık ne de karanlık vardı. Her şey bir boşlukta asılı kalmış gibiydi.
Hâkim bir adım atmak istedi, ama adımları yere tutunamıyordu. Sanki hareket etsede varlığı yerinde sayıyordu. Bir sessizlik hâkimdi; ama sessizliğin içinde bir derin uğultu vardı. Boşluk, donmuş bir nefes gibi ağırlaşıyordu. Etrafında hiçbir ses yokken, kulaklarının içinde yüzyıllık bir yankının dolandığını hissetti.
Biliyordu… Ölmüştü. Kalbinin son bir kez çırpındığını, nefesinin ciğerlerinden çıkıp gitmesini hatırlıyordu. Ancak burası neresiydi? Huzuru ve adaleti müjdeleyen tanıdık bir ilahi kapı yoktu. Ne iyilikle ödüllendiriliyor ne de kötülükle cezalandırılıyordu. Hayatında mürekkebiyle sayısız imza attığı milyonlarca evrakın arasında hissiz bir kalem gibi asılıydı burada.
“Neden buradayım?” diye düşündü. Ancak sessiz düşüncesi bile sanki kendisine ulaşmakta gecikiyordu.
Tam o anda, gri boşluğun içini delen bir ses duyuldu. Bir yankı değildi, bir insanın sesine benzemiyordu. Ama her zerresine işleyen bir yankı, tüm evreni dolduran bir bildiri gibiydi:
"Hâkim, geldiğin vakit hesap vaktidir. Yaşam boyunca yaptığın iyi ve kötü her şeyin terazisi kurulacak."
Hâkim, yutkunmaya çalıştı. Ancak boğazı kurumuştu. Bir hata var olmalıydı. Tanrı’nın huzuruna çıkmayı bekliyordu, ama bu belirsizlik? Bu gri eşik? Ne cennet ne de cehennem vardı. Sadece bu garip, boğucu durak.
Ses yeniden geldi: “Hâkim, ne iyisin ne de kötü. Ne cenneti hak ettin ne de cehennemi. Burada, Araf'ta kalacaksın.”
Araf? Araf cennetin ve cehennemin arasında bir yer miydi? İnanışı ne olursa olsun, Hâkim’in zihni bir isyana saplanmıştı. “Bu nasıl olabilir?” diye bağırmak istedi; ancak sesi boğazında takıldı. Sadece sessiz bir titreşim hissedebildi.
“Sadece sıradan bir hayat yaşadım,” diye düşündü. Namazını kılmış, oruçlarını tutmuştu. Komşularına selam verir, kimseye kastetmezdi. Belki de hiçbir kulun günahına ortak olmamış bir adamdı. Ama şunu da kabul ediyordu: Büyük bir iyilikle anılmayı sağlayacak bir şey de yapmamıştı. Kendince düzgün bir adamdı o. Sorun neydi? Buranın sebebi neydi?
Yavaş yavaş etrafında gölgeler belirmeye başladı. İnsanlar mıydı bunlar? Yoksa, sadece çözülemeyen sisin şekilleri mi? Gölgeler sessizce fısıldıyor ya da mırıldanıyordu. Hiçbiri net değildi, ama varlıkları bir şekilde Hâkim’in içindeki huzursuzlukla birleşmek için oradaydı.
Bir gölgeye yaklaştı. “Sen neden buradasın?” diye sordu, sesi korkak bir yankıya tutunuyordu. Gölge başını yavaşça kaldırdı, yüzü balmumu gibi erimişti ve gözleri yerine iki karanlık çukur vardı.
“Bilmiyorum. Hiçbir şey yapmadım,” dedi gölge.
Hiçbir şey yapmamak? Bu bir suç muydu? Hâkim’in zihni dönmeye başladı.
Bir başka gölge öne çıktı. Bu kez uzun boylu, omuzları çökmüş bir kadındı. Gölge kırık bir zil gibi tınlayan bir sesle konuştu:
“Ben sevdim. Çok sevdim; ama sevgim bir zincirdir. Kocamı ve çocuklarımı öyle sımsıkı tuttum ki, nefes almalarına izin vermedim. Özgür bırakmayı bilmedim.”
Kadının önünde bir zincir belirdi. Paslı halkaları birbirine karışmış ve çözülmesi imkânsızdı. Hâkim zincire baktı, sonra da kendisine. Karısını, çocuklarını o da sevmişti. Ama onları gerçekten özgür bırakmış mıydı? Yoksa onlara hiçbir anlamı olmayan bir düzen sunmakla mı yetinmişti?
Gölgeler yeniden sise karıştı. Hâkim’in önüne semboller belirmeye başladı. Kendi geçmişinden imgelerdi bunlar.
Masası. Üzerinde mürekkebi kurumuş bir kalem.
Çocukluğundan kalan eski, yıpranmış bir top. Bir kez komşunun çocuğuna vermiş, ama sonra geri almıştı. Paylaşmamıştı.
Karısının ördüğü yarım kalmış bir kazak. Ona yardım etmeyi teklif etmiş, ama üşenmişti.
Her sembol, Hâkim’in yaşamındaki bir seçimdi. Ama hepsi yarım kalmıştı. Ne tam bir iyilik ne de tam bir kötülük.
“Seçim mi?” diye düşündü o anda. Ses bir kez daha yankılandı:
“Sen cenneti ya da cehennemi hak etmedin. Çünkü hiçbir şeyi seçmedin, Hâkim.”
Hâkim donup kaldı. Hayatına bakınca her şey yerli yerindeydi. Ama bu bile kendi başına bir seçimsizlikti. Hep beklemişti. Akıntıya kapılıp gitmiş, ama yönünü hiç aramamıştı. Masasına bakarken, elinin kaleme uzanmadığını fark etti. Hayatı bir eser olabilirdi, ama hiçbir zaman yazılmamıştı.
Gri sis bir an için titredi. Etrafındaki her şey çözüldü, yok oldu ve yerini sokak lambalarının ışıklarına bıraktı. Önünde tanıdık bir mahalle belirdi: Evi, kaldırım taşları, sokak. Ancak her şey çok daha canlı görünüyordu. Ya da belki… hep öyleydi. O şimdi görmeye başlamıştı.
Göğsünde bir ağırlık hissetti; ama aynı zamanda bir hafiflik. Tanrı’nın sesi bu kez bir fısıltıyla duyuldu: “Araf, bir yer değildir, Hâkim. Araf, senin seçmediğin bir hayattır. Şimdi seç.”
Hâkim yatağında uyandı. Karısının yüzüne baktı. Çizgileri var gibiydi, ama o şimdi ilk kez görüyordu. Çocuklarının odasından gelen nefes seslerini duydu. Yıllardır her gece oradaydılar, ama bu kez sesleri kalbine dokundu.
Ertesi sabah Hâkim, sokağa çıktı. Yağmurun ardından bir çocuk, bir köşede oturmuş ağlıyordu. Kırılmış bir oyuncak vardı elinde. Hâkim çocuğa yaklaştı; başını okşadı ve gülümsedi. Oyuncağı eline aldı, tamir etti ve çocuğa geri verdi.
O gün, küçük bir hareket yaptı. Ama bu sadece bir başlangıçtı. Çünkü Hâkim sonunda anlamıştı:
Yaşamak, beklemek değildir. Yaşamak, ne kadar küçük görünse de bir adım atmaktır. Ve o artık hayatı boyunca hep o adımları atmaya karar verecekti.
Son kez göğsündeki ağırlığı hissetti. Ama bu kez, ona güç veren bir ağırlıktı.
Ufacık da olsa atılan her adım insanı güçlü kılmaya yeter dediğiniz gibi yaşamak beklemek değildir çünkü
Tebrik ederim Serdar bey güzel bir öyküydü 🎀