Son Nokta
İsmail Hoca, yıllarını ilme adamıştı. Çocuk yaşta ezberlediği kitaplar, zihninde bir hazine gibi saklıydı. Gençliğinde medrese sıralarında sabahladığı geceler, gözlerini kısmadan okuduğu satırlar, birer anı değil, hayatının temel taşlarıydı. Onun için bilgi, bir insanın en değerli mirasıydı. Bir ömür boyunca o mirası başkalarına aktarmaya çalıştı.
Fakat yıllar acımasızdı. Yaşlılık, insanın sadece bedenini değil, hayallerini de törpülüyordu. Şehirdeki öğrencileri azaldıkça, gönlündeki ışık da solmaya başladı. Nihayet, talebeleri birer birer başka yerlere savrulduğunda, o da şehirden ayrılmaya karar verdi.
Uzak bir köyde imamlık yapması teklif edildiğinde, düşünmeden kabul etti. “Belki burada birkaç gence bir şeyler öğretebilirim” diye düşündü. Kitaplarını toplayıp, küçük bir sandığa yerleştirdi. Son kez, yıllarca ders anlattığı odasına baktı. Tozlanmış rafların önünde bir süre sessizce durdu. Sonra ağır adımlarla dışarı çıktı.
Köye vardığında, her şeyin çok farklı olduğunu hemen anladı. Ne ezan sesi duyuluyordu ne de çocuklar Arapça harfleri biliyordu. Camii harabe haldeydi, içi neredeyse bomboştu. Birkaç yaşlı, onun geldiğini duyunca heyecanla yanına koştu:
— Hocam, Allah senden razı olsun! Bizim burada kimse yoktu, camimiz yıllardır sahipsiz kaldı.
İsmail Hoca, yılların yorgunluğunu sırtında hissederek gülümsedi. “Burada yeniden başlayacağım,” dedi kendi kendine.
İlk günler umutluydu. Çocukları camiye çağırdı, dersler vermeye çalıştı. Ama her geçen gün, yüzleştiği gerçekler daha ağır gelmeye başladı. Kimse onu dinlemiyordu. İnsanlar dünya telaşına öyle gömülmüştü ki, ilim onların gözünde bir yükten ibaretti. Onun anlatmak istedikleri, zamanın içinde kaybolup gidiyordu.
Yıllar geçti. İsmail Hoca, köyde unutulmuş bir ağaç gibi sessizce yaşlandı. Camii bir gün doluyor, bir gün boş kalıyordu. Hastalandığında kimse fark etmedi. Bir sabah, odasında yalnız başına hayata gözlerini yumdu.
Cenazesini köylüler kaldırdı. Mezar taşına basit bir isim yazıldı, altına da doğum ve ölüm tarihi. Hepsi bu kadar. Onun hayallerinden, bir ömürlük ilminden geriye yalnızca bu soğuk taş kalmıştı.
Günler sonra, bir çocuk elinde eski bir kitapla caminin avlusuna geldi. Yaprakları sararmış kitabı açtı, hocanın yazdığı satırları okumaya başladı:
"Bilgi, toprağa düşen bir tohum gibidir. Bugün anlaşılmasa da, bir gün mutlaka filizlenir."
Çocuk, bu sözleri defalarca okudu. O an, içindeki bir kıvılcımın yandığını hissetti. Kim bilir, belki de İsmail Hoca’nın hikâyesi burada bitmiyordu. Belki de asıl son nokta, o çocuğun kaleminin ucundaydı.