Ömrümün Muskası
Masallarla başlamıştım hayata. Başucumda hep bir şekilde ana fikri ve duygusu olan, mutluluğa yakın bir şeyler dururdu. Kurtaran ve kurtarılan, iyi ve kötü, seven ve sevilen, zalim ve mazlum. Her şey zihnimi ikiye bölüyor ve hep iyi olan tarafta durmanın, kötüden nefret etmenin huzuru ile sayfaları çeviriyor, sonunda gülümseyeceğimi bildiğim için huzurla ilerliyordum. Mutlu sona ulaşınca kitabı bırakmıyor, yastığımın altına sıkıştırıyordum. Ömrümün muskasıydı sanki. Beni tüm hayal kırıklıklarından koruyacaktı. Mutlu sonlar tekrar edecek ve kimse kötü olmayacaktı.
Kimsenin mücadelesi boşa çıkmayacak, kimseye haksızlık edilmeyecekti. Sevenler sevilecek, kalpler denkleşecekti.
Bir gün bir kitap okudum. Göğüs kafesim ağrıyana kadar ağladım.. Don Kişot yenilmişti. Yenildiğini sanmıştım. Bin sayfa umudun sonunda geriye hayal kırıklığı kalmıştı. O yaşta öyle sanmıştım. Mutlu son olmayabilirmiş. Her mücadele neticeye kavuşmayabilirmiş. Çoğu mücadele kendi sahte kahramanını üretirmiş. Sonra yolları, süreçleri tanıdım. Siyahlar ve beyazlar gride buluşmuştu. Herkes kadar iyi, herkes kadar kötüydüm. İzini sürdüğüm tüm masal kahramanları kendi içimdeydi.
Bu klişenin arkasından başka klişeler geldi. Öyle ya, insanlar olarak yaşadık ve birçok klişe bıraktık.
Sonra anladım, kimse yedi yaşında iyi ya da kötü olmaz. Hiçbir çocuğu iyi bir keloğlanla aydınlatamaz, hiçbir çocuğu kötü bir eşkıyadan da eşkıya olmaktan da koruyamazsın. Her biri içindeki iyiyi de kötüyü de bulmak zorunda. Masallarda ya da vaazlarda mahzenlere hapsedilen kötüler, iç dünyada da hapsedilince ‘saf iyi’ zannı üzerinden bir kimlik oluşur. Mahzenden gelen sesler, anlamsız cızırtılar gibi içten içe çıldırtır.
Dünyayla sağlıklı ve umut dolu bir ilişki için gerekliydi tüm masallar belki de.
Ama artık muskanın çözülmesi gerekiyordu. İnsan kendine yaptığı büyüyü bozmak zorundaydı. Kendinin püripak iyiyi savunduğuna ve iyi olduğuna dair. Ve artık kötü taraflarını kendi seçmeyi bırakmalıydı, kendi beğendiği ve hazmedebildiği noksanlıklar üzerinden kendini tanımlamayı da.. Kendimi bir yapboz olarak hayal edersem, bir tane bile eksik parçam olursa ben ben olamazdım, her ne kadar o parçayı hor görsem de. Tamamlanamazdım. Çirkin bir burnu yerine koymak, hiç koymamaktan daha güzel görüntü oluşturmaz mı?
Masallar iyinin kötünün ne olduğuna dair bir fikir verdi. Hiçbiriyle özdeşleşmeden kim başarmış uyumayı?
Hani okulda kavga edip eve döndüğümüzde haklı haksız kim bıçak gibi keskince ayırırdık.
Hep haklı ve mazlum olmanın huzuruyla yol alırdık.
Yaş aldıkça eve kalbimizin bir parçasını başkasında bırakarak döndük. Haklı haksız önemi yoktu. İyim iyisine, kötüm kötüsüne karışmıştı. Fesleğen kokusu gibi dostlukların, gül yaprağı gibi aşkların ardından ayrılırken bende kalan kimin kötüsü, onda kalan kimin suçuydu? Önemi yok. Grinin farklı tonları birbirine dolaşıyordu.
İnsan; kendine yaptığı büyüyü bozduğunda, o vaazlardaki umut edilen kişi olmadığını anladığında, kısayollar devre dışı kaldığında, bu dünya seyrinin sıradan insanların olağanüstü ruhlarının oyunu olduğunu anladığında sessizce masal kitabını elinden bıraktı.
Don Kişot kendinin, varsaydığı şövalye olmadığını anladığında tüm özdeşleşmeler sona erdi.
Şöyle tam göğsünün üzerine denk gelen. Kalbinin üstüne..
Oyunun son repliği şu:
Kimsem, oydum..
Kendimdeki iyiyi tanıyıp kullandığımda, kendimdeki kötüyü tanıyıp açığa çıkardığımda tüm dünya yanımı onarmış oldum.
Boşuna yaşamadım. Tüm yaşamım görünmez bir ruhun etrafında döndü, ama ben o asıl kahramanı hep görür gibi yaşadım.