Ortak Nokta
Kavranmamışlık nedir? Soyut ya da somut olan bir olgunun, bir nesnenin değeri ve anlamı, nasıl ölçülür, nasıl izah edilir? Her tanımlama kabul edilir ve anlaşılır mıdır?
NOKTA üzerinde durmak istiyorum. İstisnasız olarak, her cümlenin sonuna hoyratça iliştirilen şu minyatür toptan. Anlamadığım çok şey var ona dair. Ama asıl anlamadığım, onun konumunun, bana neden tuhaf bir acı verdiğidir. Kara kara düşünüyorum nicedir, çünkü onu, insanın da bazen içine düştüğü çaresizlikle kıyaslıyorum. Sebep her neyse artık, bu çıkmazdan sıyrılmayı deneyeceğım şimdi:
Her şeyden önce, noktayı nokta yapan nedir? Küçüklüğü müdür? Küçük olması onu hissiz, ruhsuz ya da önemsiz kılar mı? Ya yer değiştirmek isterse, büyümek isterse ne olacak? Ya da diyorum, birden bire dillense, hislerini, istemlerini sansürsüz beyan etse; nasıl karşılanır cümleler tarafından? Buna rağmen "nesnelliğini", yüklenilen rol geçerlilik kazanır mı? Sahi bu mümkün olabilir mi?
Ben böyleyim. Deli sorularla kıvranır dururum, ama gerektiği gibi izah edemem onları... Çünkü beynimin içi, karınca yuvasını andırıyor. Orada binbir yol, binbir geçit var ve binlerce karınca dolaşmakta.
Mesela, diyorum, tıpkı yılan gibi, soyunmaya, derisini arkasında bırakmaya, kendini temizlemeye, büyümeye, kaslarını çalıştırmaya; yenilikçi olamaya heveslense nokra, nasıl olur? Hiç bir şey mi! Belki de fazlasıyla küçük ve yuvarlak olmasından ötürü, bu düşüncenin yakınından dahi geçme cesaretini gösterememiştir bugüne değin. Nede olsa, bir savunucusu, bir destekçisi olmamıştır hiç.
O, yusyuvarlak formundan dolayı, istediği yere yuvarlanabilir bir ayrıcalığa sahiptir aslında. Sahada, salsa dansı eder gibi koşturan bir Messi düşünün ayağındaki topla... Yani yeter ki, bir sözcük hafiften dokunuversin noktanın poposuna. Yeter ki, kötü bir niyet taşımasın arkasındaki cümle. Böyle olursa - geçici olarak en azından - o "zavallı" konumundan sıyrılabilir. Öyle ya, cümlelerin marazına katlanılmaz her koşulda...
Belki de (şimdi aklına geldi), noktanın hep sona düşmesi, tembelliğindendir. Neden mi? Sözcüklerin onu ezmesinden korktuğundandır. Ya da noktalı virgül gibi aralara sıkışmaktan, nefessiz kalmaktan kaçındığı içindir. Asırlardır o minicik ve cılız haliyle, daima arkalara düşmesi, kendini savunamamasındandır yani. Yoksa niye bu kadar ekstrem görünmeyi kabul etsin, değil mi ama...
İçim acıyor düşündükçe! Üzülüyorum... Çünkü noktacığımın bu hali, bazı insanların haline benziyor. Hani insan topluluğu arasına istemsiz düşen - sırf dıştalanmamak için ve ayak uydurmak adına - zoraki gülümseyen insan tipi. "Hey, buradayım, beni de görün!" diye yalvaran, reddedildiğinde deprasyonun en koyu evresini yaşayan insan...
Oysa böyle olmamalı varoluş! Korka korka yaşamak, tesadüflere kalmak, boktan bir sıfat taşımak, başkalarının verdiği kimliğe bürünmek, zorbalığa boyun eğmek vs. Düşünün bi! Okunaklı, anlamlı bir cümle kurmadaki zorluğu düşünün! Şapır şapır ter döktürür insana... Yazarın yüz ifadesi gergindir muhtemelen. Boş kağıda (en iyi ihtimalle), aç gözlerle bakıyordur. Kalemin ucu da, can çekişiyor olmalı...
Ah hiç kolay değil insanın elinde nokta olmak. Ama galiba budur insanla ortak nokta!
Öyle ya! Hangimiz robot olmak, bir düğme tarafından yönetilmek ister? Ya da tam tersi bir durumda... kıpır kıpır olmayı, ağız kuru olduğu halde, durmadan yutkunmayı; ya da sürekli çalışan bir soğutucunun çıkardığı ses gibi, konuşup durmayı, söz hakkı istemeden ve başkalarına da söz hakkı vermeden? Yani, kimine göre asosyal, kimine göre sosyopat bir varlık olmayı, kim ister?
Çoğunluğun benimsediği kodlara aykırı olmak, kalıplara sığmamak büyük sorunlar yaratır, biliriz. (Gerçi çoğunluk hep haklı değil, onu da biliriz... Ama o noktaya, hiç dokunmamalı şimdi.)
Aslında sözcüklerin, cümlelerin noktayı küçümsemesi, önemsememesi gibi; "akıllı" olduğunu düşünen bazı insanlar da, kendileri gibi olmayanı rencide etmeye, psikolojik baskıya maruz bırakmaya yatkındır. Bu uygulama, meydanlara döktürür insanı aslında, ama bundan da çok korkarız...
Ah korkulacak öyle çok öcü ve zombi var ki bu dünyada...
Düşünün ki, işte o "akıllılar", tuhaf bulduklarını anlamak yerine, el kol hareketleriyle, katıla katıla gülmeye başlarlar. Ayılır bayılırlar keyiften - tıpkı bir sirk seyircisi gibi. "Kim bu salak ya hu, atın şunu dışarı? Hangi budala getirdi bunu aramıza? İyisi mi tımarhaneye atılsın!" diyecek kadar ölçüsüzleşir, kabalaşır, düşmanlaşırlar. Yetmedi, yepyeni bir gezegen keşfetmiş gibi, dünyaya yayarlar marifetlerini...
Ah, işim zor benim: noktaya mı kafa yorayım, insanların aymazlıklarına mı...
Görüyorsunuz, noktanın ahvalini anlayayım, anladığımı da anlatayım derken, insanlara sataşmaya başladım. Bu benim yaptığıma ne demeli peki?
Korkarım ki, kendisini yeterince ciddiye almadığımı düşünecek nokta. Oysa ben deniz, onun kompleks sorununa, kabul edilebilir bir çözümle gelmek itiyordum sadece. Ve etkili olmasa da bir sonuca varabilmek...
Heyhat! Meğer noktayı anlatmak, insanı anlatmak kadar zormuş.
Hakkını vermeyi beceremediysem eğer, affet beni. Affet, sevgili NOKTA!
H.K (!) Sthlm