Delinin Bahçesi
Kitabını rüzgâr dağıtıyordu. Hani buradan yardım etsem diyecekti ama arada engeller vardı. Çok uzun,boylu boyunca keskin jiletlerle bezenmiş bir duvar vardı aralarında. Aşılması güç hatta imkansız. Ellerini kanatmadan, temkinle yanaştı olabildiği kadar en yakınına. Cebinden çıkardığı mandalı
‘ pişt pişt ‘
diyerek omzu hizasına attı. Görsün istiyordu, çünkü çamaşırlıktan aşırmıştı bin bir zorlukla. Sebahat görse homurdanmaktan odaları yıkardı. Ama yakalanmamıştı. Sevinçten ellerini çırptı. Görmüştü.
Mandalı eline alıp çevresine bakındı. Göz göze geldiler mahcubiyetle
‘ kitabının sayfalarını tuttur. Uçuşurken okuyamazsın bak harfler de uçar ha , söz uçar yazı kalır demişler ama inanma .’
Kadın gülümseyerek teşekkür etti. Hatırlamış gibi biraz yaklaşıp
‘istersen sesli okurum dinler misin’?
Para üstü fazla gelen çocuk gibi sevindi önce, sonra bulutlandı yüzü.
‘Duvarın arkası yasak bize. Akıllılar zarar verirmiş. Ama sen vermezsin değil mi? Kitap okuyorsun, kedileri seviyorsun, köpeklerle konuşurken gördüm seni. O çomar herkese saldırır sana niye susuyor ki.’
Hem konuşuyor hem gelip gidiyordu.
‘Sebahat’a sorayım izin versin’.
Tam yürümüştü ki Sebahat burnunun dibinde bitiverdi.
’ Kaç saattir neredesin sen Münir efendi. Yemek zamanı hadi bakalım. ‘
Münir başını eğerek Sebahat’a baktı
‘kitap okusun olur mu? Kendisi istiyor vallaha. Ben istemedim. Her gün burada kitap okur, kedi sever, sonra da akçaağacın yapraklarına dalar gider’ derin bir iç çekti Münir.
Sebahat ciddileşip kadına baktı
‘ hanımefendi tel örgülere yaklaşmak yasak. Çocukların sağı solu belli olmaz. Başka tarafta oturun’ Kadın gülümseyerek daha yakına geldi.
‘İzin verirseniz öğle yemeklerinden önce Münir’ e kitap okumak istiyorum. Sorumluluk bana ait. Lütfen izin verin.’
Tombul yanaklarına gömdüğü gözlerini kısıp kadına iyice baktı. Sesindeki insaniyet onu da teslim almıştı.
Görevli, Münir’ e bakıp,
‘ bir saat o da herkes içerdeyken. Hava güzelse yağmur yoksa anlaştık mı?’
Münir zıpır oğlanlar gibi gol işareti çekti ‘oleyy oleyy’ diye koşturup durdu kendi çevresinde. Kadın iyi günler dileyip ayrıldı.
Yolun karşısındaki beyaz müstakil evde oturuyordu. Mor begonvillerin tak yaptığı bahçe kapısından girerken yolun karşısına dönüp baktı. Münir hala tel örgünün arkasında sandalyesinde oturuyordu. El salladı. O da el salladı. Mavi kapısını tek kilit çevirmeyle açtı. Yerler de sade gri yolluklar seriliydi. Duvarlarda yer yer ebru çerçeveler, sulu boya eskizler, çiçeklerden oluşan tablolar asılıydı. Salonun bem beyaz duvarlarında lacivert çini desenli perdeler ve el örgüsü Muğla işi tüller vardı. Uçlarındaki dantellerden mavi yeşil kuşlar sallanıyordu. Kanepeler mint yeşili sanki bahçeye inmiş havası veriyordu. Hoş bahçe gibiydi salon, orkidelerin sultanlığında menekşeler , kalonşolar, telgraf çiçekleri, kurdele çiçeği, cam güzeli daha bir çok çeşit. Odanın bir duvarı boydan boya kitaplıktı. Yine üstünde kaktüsler sıralıydı. Kadın yorgun görünüyordu. Tekli koltuğa dizlerini karnına çekip oturdu. Canı kahve mi çay mı çekiyordu kestirmeye çalışırken, telefona mesaj geldi. İsimsiz bir numara haftaya bir iş için M. Şehrine gideceğini yazmıştı. Heyecandan telefon düştü.Ne diyeceğini ne söyleyeceğini şaşırdı. Telefonu yerden alıp tekrar baktı . Evet doğruydu. Kendi şehrine geliyordu. Bu nasıl tevafuk böyle dedi. Uzun yıllar muhabbet etmelerine rağmen bu sır oyunu oynamışlardı. Kimse kimsenin nerede oturduğunu bilmiyordu. Birlikte ağlamışlar yeri gelmiş sevinmişlerdi. Şiirler üzerine kitaplar üzerine uzak coğrafyaların masalları hikayeleri üzerine saatlerce sohbet ettikleri olmuştu. Gündelik dertler,arada yanlış anlaşılmalar, bazen birkaç gün anca süren küslükler derken yıllar yıllara eklenivermişti. Belki yüz yüze süremeyecek ,böyle temiz kalamayacak bir arkadaşlığı yıllarca sürdürmüşlerdi. Kadın zaafı arada nerede olduğunu bulmaya çalışsa da çoktandır vazgeçmişti aramaktan. Nerede olduğunu sormaktan. Arada bir belki, ayda bir fotoğraf gönderirlerdi. Nasıl yaşlandıklarının dalgasını geçerlerdi bir müddet. Uzaklardaki evlatların hasreti paylaşılırdı ince ve gizli sızının gölgesinde.
Kadın ne diyeceğini düşünürken sakin kalıp kısaca hayırlı yolculuklar dilemişti. Dikkat et. Hırka ceket olsun yanında diye eklemişti. Bahar olmasına rağmen geceleri serindi. Diyemedi tabi. Saatlerce döndü durdu odada ne yapacağını düşünmekten başına zonklamalar giriyordu. Mutfağa gitti. Salon gibi mutfağın renkleri de beyaz ve mavi ağırlıklıydı. Köşede boyu nerdeyse tavana kadar gelen misket limonu ağacı vardı. Önünde kayın ağacı masa ve sandalyeler. Yerde deniz taşlarıyla bezeli bir yolluk vardı. Tezgahın köşesinde fesleğen saksısı vardı. Sahibesini karşılar gibi mutfağa misler gibi kokusu dolmuştu. Eli çaydanlığa gitti. Çay suyunu koyup balkona çıktı. Sardunyalar yeni tomurcuktu. Birinin yaprağını tutup medet diler gibi sevdi avuçlarını kokladı. Kırmızı taburelerden birine oturdu. Yüksek sesle ‘ hayır’ dedi ‘ bunu yapamam. Söylememeliyim. Koskoca şehir nerde görüp karşılaşacağız. Evde olurum o buradayken. Dışarı çıkmam. Evet evet dedi. İyi fikir. ‘ az da olsa rahatlamıştı. Çayını demledi. Akşam için biraz salata hazırladı. Oğulları burada olsa şimdi masa dolu yemek olurdu. Küçük yaşta anne olmanın, hem zorluğunu hem güzelliğini yaşamıştı. Şimdi çocukları üniversite için başka şehirdeydi. Arada yanlarına ziyarete giderdi. Bu kadar dayanabildiğine bile şaşırırdı. Ama onların mutluluğu için uzaktan takip ediyordu. İyi ve huzurlu olsunlar yeterdi. Tek kişilik yemeğini bitirip yarım kalan yazısının başına geçti. Klavye tıkırtısı gecenin sessizliğinde usul usul dökülüyordu.
Sabah erkenden kalkıp namaz vaktinde kahvaltısını yaptı. İş yerine gitti. Çağrı merkezindeki kabinine geçti. Gelen telefonlara elinden geldiği kadar samimi cevap veriyordu. Bazen müdür eleştirse de o bırakmıyordu bu tarzını.Öğleye kadar çalışıyordu. Hiçbir yere uğramadan evine döndü. İçi içine sığmıyordu. Perdeyi aralayıp karşıdaki tel örgülere baktı. Münir sandalyesine oturmuş bekliyordu. Kendine ivedilikle bir köşe yapmıştı. Gülümsedi. İnsanların kalbine dokunmayı seviyordu. Yılların eskitemediği, kapatamadığı bir yarayı sağaltır gibi herkese iyilik ve tevazu gösteriyordu. Yılda bir yayınladığı öykü kitaplarının gelirinin bir kısmını çocuk esirgeme yurduna bağışlıyordu. İki tane çocuğa annelik yapıyordu. Masraflarını eğitimlerini üstlenmişti. İkisi de kız çocuğuydu. İkizlerdi. Anne ve babasını yangında kaybetmişti. Çöken evden beşikleri enkazdan yuvarlanmıştı ikinci kattan düşen beşikten bebekler sağ kurtulmuştu. İki yaşından beri onları düzenli ziyaret ediyordu. Aslında yanına alacaktı ama prosedür gereği izin vermiyorlardı. Tam bir aile olmalıymış. Ah şu kuru yavan kanunlar. İnsan kalbini es geçen kanunlar.İçinden söylenerek bir kitap seçti. Cengiz Aytmatov’un Cemile romanı eline geçti. Bu iyi dedi. Üstüne haki yeşili hırkasını alıp begonvillerin altından yolun karşısına geçti. Münir daha uzaktan el çırpıyordu. Selam verdi. Tel örgülere en yakın banka oturdu. Çayının kapağını açıp bir yudum aldı. Münir de çay getirmişti. O da bir yudum aldı kupasından.
Başladı usul usul okumaya. Beş on cümle ya okudu ya okumadı Münir kıkır kıkır gülüyordu. Kitabı işaret ve orta parmağı arasında tutup ne oldu dercesine çocuğun yüzüne baktı. Ağzında şeker mi var senin yuvarlayarak konuşuyorsun sen. Çocuklar böyle konuşur . Kadın gülümsedi ‘ ben biraz pelteğim Münir. Düzeltemiyorum’ dedi. Çocuk el çırptı’ tamam tamam oku ‘dedi. Bazen gülmelerle bazen sorularla ancak 20 sayfa okuyabildi. Sebahat hanım geldi. Müniri ve eşyalarını toplayıp içeri geçti. Hırkasını sarınıp kitabı koynunda o da evine geçti.
Bir hafta su gibi geçti. Arada yine görüştüler adamla. Ama heyecanını belli etmemek için türlü bahaneler ile bu görüşmeleri kısa tutuyordu. Hatta iki gün mesaiye bile kaldı sırf zaman geçsin diye. O günün, şehre geleceği günün gecesi bitmek bilmedi. Hiç uyumadı derse yalan olmazdı. İşten iki gün izin almıştı. Market alışverişini de yapmıştı. Münir’e biraz hasta olduğunu iki gün gelemeyeceğini söylemişti. Çocuk inanmamıştı. Gözlerini kocaman bir hüzünle açıp ‘ kimden saklanıyorsun sen’ dedi. Kalbi dondu sandı bir an. Saklanmıyorum. Biraz hastayım evde olsam geçer çabuk iyileşirim dedi
Çocuk alt dudağını büzüp ağlamaklı gitmişti. Çocuğun bu hali içine dert olsa da evine döndü. Ne yemek yedi ne de çay içti kadın.
Berjerde sabahladı. Üstüne aldığı tv battaniyesiyle bütün vücudunu örtmeye çalışırken, dilinden sayıklar gibi döküldü kelimeler :
‘istasyona gelmiş olmalısın’ dedi. Gözlerini kurşun kanatlı uyku kelebekleri örttü.
Uyumuştu….
………………………………………………………………………………
Başını yasladığı camdan dışarı dalgın dalgın bakıyordu. Kıvrıla büküle akan yollardan mı içine çöreklenen hüzünden mi bilinmez iç çekip gözlerini kapattı. Akdeniz’e sahil boyu uzanan zümrüt yeşili Toroslar testere gibi uzayıp gidiyordu. Demir yolunun neredeyse yarıdan fazlası tünelden oluşuyordu. Dağların bağrına bata çıka ilerliyordu tren. Bir ara gözlerini sarsıntıdan araladı. Tren makas değiştirmişti. Tekrar raylar eski rutin tıngırtısına dönünce başını yasladı. Zihninin derinleri boşalmış gibi bir hayali kovalıyordu. İnce bir siluet yaklaştıkça uzaklaşan bir gökkuşağı sanki elini uzatsa tutacak gibi ama kırılmaz geçirimsiz kristaller arkasında. Çok uzak bir düştü. Artık görmeye kurgulamaya erindiği bir düş.
Tren artık sahilden ilerliyordu. Adam Karadeniz’in hırçın lacivert dalgalarına alışık olunca gözlerini hayretle açıp bakıyordu. Akdeniz turkuaz tuvaletine sarınmış güneyli kızlar gibi usul ve dingin salınıyordu. Bembeyaz köpükler sahille kucaklaşırken uzaklardan turist tekneleri geçiyordu. Sahilin başladığı sazlıklardan itibaren zakkum ağaçları kırmızı beyaz çiçekleri ile hemen göze çarpıyordu. İstemeden güldü. Kadın aklına geldi. Ne çok anlatmışsın ki her şeye senin gözünle kelimelerinle bakıyorum.
Zeytin ağaçları yüzyıllık hatıra koruyucular, tutanak bekçileri hayatın, kandili geleceğin. Adam gidip birini kucaklamak istedi. Eski bir hikâyede acı çeken kadının zeytin ağacı ile hasbi hali düştü zihnine. Kucaklamış ve zeytin ağacına dönüşmüştü. Gören duyan olmamış sonra.
İstasyona geldiniz uyarısı ile silkindi düşlerin tozundan. İstasyonun solunda deniz sağında şehir uzanıyordu. Çok tanıdıksın dedi. Sanki biliyorum ben seni M. Şehri. Bu hava bu usul usul deniz kokusu çok tanıdık. Küçük valizini alıp sahilden tarafa yöneldi. Çoraplarını ayakkabılarını çıkarıp denize doğru adımladı. Kadının sözleri düştü yine aklının kuytularından. Demişti ki; ne zaman gurbetten dönsem hasret çekenlerin toprağı öptüğü gibi ben de gelir denizi öperim avuçlarımda. Gayri ihtiyari eğildi bir avuç su aldı dudaklarına değdirdi. Tuz ve yosun kokusu başını esritti.
Öyle şeffaf ve duruydu ki deniz çakılları ışıl ışıl uzanıyordu. Denizden çıkıp ayaklarını peçete ile kurulayıp giyindi. Kıyıdaki çay evine gidip bir çay tost söyledi. Mekan salaş ama tertemizdi. Küçük yeşil su kabakları ile süslü veranda da mavi renkli masa sandalyeler ve üzerinde beyaz minderler. Deniz kabuklarından yapılmış baharatlık bile ayrı sevimli geldi gözüne. İçindeki şüphe gerçeğe dönüşecek kadar sahiciydi.Aynı şehirde olma mümkünü ve umuduyla çayını beklerken kadını aradı. Uykulu sesle açınca telaşlandı.
‘günaydın uyumadın mı sen’
Uyudum , uyudum , günaydın. İndin mi?’
‘evet az önce geldim. Küçük bir kahvaltı yapacağım. Sonra görüşmeye gideceğim. ‘
‘afiyet olsun. Sağ salim gelmene sevindim. Kolaylıklar dilerim. Hoşça kal’
‘bak ne diyeceğim sanki buraları tanıyorum. Önce görmüş gibiyim. (içindeki şüphe kadar acıtan bir gülüşle) yoksa şehrine mi geldim ben.’
Kadın telefonun diğer tarafında soğukkanlılığını muhafaza etmekle uğraşıyordu. Sesinin tonunu ayarlayıp
‘ Burası Akdeniz cancağızım hemen hemen, havası suyu benzer birbirine.Yunanistan’a geç insanlar olmasın, yine aynı hissedersin. Ben müsait değilim sana tekrar afiyet olsun. Akşam tekrar görüşürüz.’
Adam biraz şaşkın, biraz hayal kırıklığına uğramış halde
‘ peki ne diyelim, kısmet değilmiş. Görüşürüz.’
Çayı ve tostu geldi. Temiz olup olmadığına dikkatlice baktı. İçine çok sinmese de acıktığı için yemeye koyuldu. Garson çocuk suyun yanında peynir ve ekmek de getirdi. Kibarca ‘ikramımız’ dedi. Kasada oturan ihtiyar başını kaldırınca göz göze geldi. Başı ile selam verip teşekkür etti. İyimserlik doldu içine. Uzun zamandır hissetmediğim bir duygu diye geçirdi içinden. İki dilim ekmek bir kâse peynir de umut olabiliyormuş dedi kendi kendine. Üstüne bir de kahve sipariş etti. Verandanın ağaç korkuluklarını dalgalar okşuyordu. Şıpırtısı, suyun geri çekilirken çıkardığı o emilme sesi değme müziğe taş çıkarırdı. Gözlerini kapadı bir müddet. Yosun kokulu mavi huzur içine doldu.
Ücreti ödeyip kalacağı otele doğru yürüdü. İki gün kalacağı için küçük bir pansiyon odası kiralamıştı. İşlerini akşama ancak bitirebildi. Pansiyona geldiğinde akşamı geçiyordu. Deniz havası iyice oturmuş nemli bir meltem sokakları süpürüyordu. Lobide yemeğini yiyip bir kahve söyledi. Şehrin denizde yansıyan siluetine sabah açıkta turist gezdiren , çoğunluğu ahşap kadırgalar küçük marinaya üşüşmüşlerdi. Henüz tam yaz sezonu olmadığı için sokakta tek tük insan vardı. Saate bakarken kadını aramak geçti içinden, aradı ama açmadı. Uyuduğuna vehmetti. Sabah arar dedi içinden. Yorgun ayaklarını, ağrıyan gözlerini zorlukla odaya taşıdı. Külfetinden yorulan ruhu, öylece uykuya daldı.
Sokak köpeklerine kadar uykuya yenilen şehirde tılsım gibi bir esinti dolanıyordu. İmbiğinde süzdüğü gözyaşını dağıttı ansızın küçük bir bulut. Bir kedi sulu sependen tarihi bir kilisenin saçağına sığındı. Başını pervaza dayamış eski çağdan kalma zangoç, çerçeveden taşan bir bakışla çarmıhın acılarını teselli ediyordu. Orgu üfleyen gaipten bir el, tuşlara ayrılık ve göç ilahileri söyletiyordu. Şehrin rüyası ya da kâbusu deyin, her neyse mor renge dönüştükçe gökyüzüne doğru girdap olup yükseliyordu.
Adam kan ter içinde fırladı yerinden. Sabah ezanıydı usulca geceyi yatıştırıp gündüzü çağıran.
Şehrin uzak semalarından martılar çığlık çığlığa şafağa atlas biçiyordu. Namazını kılıp pencereden uyuyan denize baktı. Sahilde bir tek kımıltı yok gibiydi. O kadar uysaldı ki deniz, balıkların nefesi duyuluyordu. Adam tekrar telefona baktı. Arama ya da mesaj yoktu. Kahvaltısını beklerken çantasından bir kitap çıkardı. Kadının hediyesiydi. Gide gele gönderdiği hediyeler, kitaplar, kurulmuş içten cümleler ile gönül kapısına port manto gibi yerleşmişti. Ne zaman darlansa hüzün yeleğini asardı ve ne zaman sevinse bir şemsiye iliştirirdi. Islan derdi kadın, yağmur da ıslanmak ruha bereket tir.
Kitabın ilk sayfasına mesajlarından cımbızladığı küçürek bir öykü karalamıştı. Harfleri parmakları ile takip ederek okudu:
‘’Onu ilk kez akça ağacın gölgesinde gördüm. Nasipsiz bir kederi yüklemiş kollarına, boşluğa uzanıyordu. Çözsün istiyordu güneş, donan dualarını belki de.
Elimde teyellediğim gül kurusu yazmayı pencerenin pervazına iliştirip iğneli tüllerin arasından onu seyrettim. Bekleyen yalnızdı. Kalbim ısındı. Rüzgardan telekler savruldu gönlümden. Bense yola düşmüş yalnız...Gözlerinin daldığı yere sendeledi kalbim, kanadı kırık martı gibi düştüm kirpiğinin dalgalarına.
Akçaağaç dallarını gölgeledi, rüzgâra değen kimsesizlik, soldurdu yapraklarını. Kenarındaki tel örgülerin arkasından deliler bakıyordu sokağa. Yolda yürüyen kör akıllılara. Kimse görmüyordu, duymuyordu yapraklara nakşedilen ağıdı.
Adam konuştu ilk düşen sarı yaprağa;
-kendimi kaybetmişim, ben beni bulamazken sen mi bulacaksın? Bulma! Bırak kaybolayım, döktüğüm gözyaşlarını takip etme.-
İrisi küllenmiş göz bebeklerindeki bakışlarında acı tütüyordu. Kadın iğneli tüllerin gerisinde irkildi. Belki gördüğü düşü kaybetmekten korktu. Deryasına sığınan martıları geri çağırdı. Göğüne hapsetti yüreğinin. Dökülecek olan kelimelerin harflerini dudaklarına mühürleyip, girdaba düşmüşler gibi gülümsedi. Boğulmamak için, içine yutkundu.
- korkma zararım yoktur nefsimden başkasına. Gelip de gidecek olanlardanım. Yaz yağmuru misali ferah ve sıradan hatırlanmayacak olan. Toprak kokusu müddetince varlığım. –
Adam satırlardan dökülen umutsuzluğu topladı parmak uçlarına. Çaresizce pencereden göğü seyretti dua niyetine.
Küçük pansiyonun sıcakkanlı sahibesi kapıyı tıklatıp kahvaltıyı haber verdi. Giyinip aşağıya indi. Lobideki serpme kahvaltı misler gibiydi. Tam bir Akdeniz mutfağı dedi içinden. Geceden yüreğine tüneyen sıkıntıya rağmen güzelce yaptı kahvaltısını. Telefona gitti eli ama ne arama ne mesaj vardı. Toplantıya yetişmek için hızlıca ceketini alıp otel görevlisinin çağırdığı taksiye bindi. Günün telaşesi başlamıştı. Küçük M. Şehri, metropollere taş çıkartan, hararetli bir trafikle, sıkış tepiş işe yetişmeye çalışan insanlarla cebelleşiyordu. Sabahın serinliğine karışan begonvil ve mimoza kokuları uyanıklık ve huzur bağışlıyordu. Meyveleri henüz olgunlaşmış dut ağacının üstünde kumrular oynaşırken ,dibinde bir ihtiyar kadın evinin bahçesinde yetiştirdiği fesleğenleri satmaya çalışıyordu. Yanından geçenlere kokusu da ikram yerineydi.
Vakit öğleyi henüz geçmişti. Öğle güneşi denizi okşayıp sokaklara serpiliyordu. Adam işlerini, toplantılarını bitirip dönmeye hazırlanırken canı pansiyona girmek istemedi. Biraz sokakları dolaşıp şehirle tanışmak geçti içinden. Bir müddet yürüdü. Mavi pencereli kapıları sundurmaları renk renk çiçeklerle nazar boncuklarıyla bezeli temiz sokakları adımladı. Sağına soluna irili ufaklı dükkanlara bakarken yorulduğunu hissetti. Yaprakları ile sanki yeri göğü süpüren ancak narin gövdesi ile de merhamet uyandıran , daha önce hiç görmediği yaşlı ağacın gölgesine sığındı.
Gölgesine göre banklar serpiştirilmişti. En köşedekine oturdu. Sağında boydan boya uzanan dikenli tellerin arkasında eli koynunda on beş, on altı yaşlarında bir oğlan çocuğu oturuyordu. Kocaman siyah gözlerini yere dikmiş ezber yapan küçük hafızlar gibi sallanıyordu. Hep aynı sözü tekrar ederek:
’’ Ne de güzel gittin. En güzel mevsimde ‘’
Adam başta dikkat etmese de sokakta bir hareketlilik vardı. Yolun karşısında tek katlı her yanı yöresi çiçeklerle bezenmiş evin içinde dışında kadınlar gelip geçiyordu. Kapısında mor begonvilden bir tak olan bahçe duvarının önünde yaşları 20 ‘lerde anca olan üç genç vardı. Yüzleri solgun ve buz gibi yere bakıyorlardı. Konuşmadan sırtlarını duvara vermiş bekliyorlardı. Kadınlar da öyle, yüzlerinde kaskatı merhametle birbirlerine bakıp susuyorlardı. Tel örgünün arkasındaki meczup genç yine konuştu.
‘’Gittin en güzel mevsimde öksüz bıraktın sardunyaları, sokaktaki kedileri , şu çomarı, en çok da beni. Kim sevecek yaralarımı kim sevecek , kim sevecek kimsesi olmayanları, kim sevecek…’’ Adam sebebini bilmediği bir sıkıntı bir ahla yerinden doğruldu. Tam yoldan geçen birine ne oluyor diye soracaktı ki. Bir ambulans ve cenaze aracı geldi acı acı siren eşliğinde. Midesinin altına bir ağrı zonkladı. Düşmemek için tekrar banka oturdu. Ambulanstan sağlık ekibi girdi önce eve. Arkasından üç genç. On dakika kadar sonra, ince desenleri olan ,kırmızılı mavili kekik yeşilli kilim ortasında battaniye ile örtülmüş incecik küçücük kalmış bir kadın cenazesi çıkardılar. Mavi baş örtüsünün bir ucu ile beyaz elleri kilimin kenarındaki keklik ayaklarına tutunmak ister gibi boşlukta sallanıyordu. Adam kalbini ağzında duyuyordu artık. İçinden bir yerlerde bir ses konuşmaya korkarak mırıldanıyordu. Uğultu gibi
‘en güzel mevsimde gittin…’
Akşamdan beri iki kere aramıştı. Halini sorduğu bir de mesaj atmıştı. Telefonu eline aldı. Bir çağrı ve mesaj vardı. Acı bir umutla açtı telefonu. Ondandı . Fakat yabancı kuzey rüzgarı kadar soğuk cümleler
‘ sanırım annemin arkadaşısınız. Başımız sağ olsun, bu gece hakkın rahmetine kavuştu. Arayıp merak etmişsiniz haber vermek istedim’
Meczup çocuk sirenlerle geçen cenaze aracına el sallıyordu. Sayfalarını yırttığı kitabı çiçek yaprakları gibi arabanın üstüne saçıyordu. Bir taraftan diline doladığı ağıdı söylüyordu.
Güle güle incitmesin seni kurtlar çıyanlar, ağrıtmasın toprak kalem tutan ellerini. ..
Adam sırtını dayadığı asırlık ağaca baktı. Yeşil yeşil yapraklar düşüyordu. Gözyaşlarına teselli yüreğindeki kesiğe merhem. Yabacısı olduğu bu sokağa en güzel en iyi dostunun mezarını eşmişti.
Ayaklarını sürüyerek bindi trene.
M. şehri kavrulan ikindi güneşi altında hesaba çekiliyordu. Aniden bastıran bir fırtına sahilin saçını başını yoluyordu sanki . sanki dalgalar bağrını yırtıyordu acıyla.
Yollar uzandı. Uzadı bir ruz-ı mahşer boyu özlem raylarda.