Kör Sokak
**Çöpleri ekmek artığı ile dolu şehrin ışıltılı caddelerini geçip sola saptı. Karnı yarı aç çocukların önünde oynaştığı yoksul kapıların eşiğinde adımları dökülüyordu. İnsanlığı da. Yok aslında bir insanlık karinesi var mıydı onu da bilmiyordu. İçine çöken bu huzursuzluk, cebindeki üç beş liradan kaynaklanıyordu.
Çocuklar onu görünce evlerine doğru çekilirdi. Korku mu merak mı işte bunu da seçemezdi. Aslında hiçbir şeyden emin olamadan bu yaşa geldi. Bildiği tek şey iyi olması gerektiğiydi.
Çocuklara gülümseyip cebinden çıkardığı renkli şekerlerden uzattı. Her gün vermesine rağmen yine çekingen ve birbirlerine sokularak aldılar. Apartmanın kapısını sessizce açtı merdivenlerden de ayak ucuna basarak çıktı. Her şeyi ölçülü ve dengeli evine sakince girdi. Her gün yaptığı gibi ayakkabılarını çıkarıp terliğini giydi. Cebindeki paraları kumbarasına atıp önemsiz bir iş yapanlara mahsus o baş hareketiyle mutfağa yöneldi. Temiz düzenli mutfağın köşesinde, bir tencere bir çaydanlık ocakta bekliyordu. İkisine de birer ölçü su koydu. Odanın bir köşesinde duran masanın tek sandalyesine oturdu. İrkildi birden, ellerini yıkamayı unutmuştu. Derhal kalkıp lavaboya girdi. Bir sabunluk ve bir havlu vardı. Ellerini itina ile yıkadı. Aynaya baktı tanıyamamış gibi yaptı. Eğilip yakından baktı evet sensin dedi. İyisin bu gün de.
Mutfakta fıkırtı sesleri gelince aynada kendini bırakıp ocağın başına geçti. Tencereye bir kase makarna çaydanlığa bir kaşık çay ekledi. Yine geçip sandalyeye oturdu. Sıkıcı mıyım dedi kendine pencerede duran kaktüse bakarak. Hayır bir kaktüs kadar gerekli ve yeterliyim. Ayrıca kaktüsler fotosentez yapıyorsa en azından onlar kadar faydalıyım. İçinden düşündü acaba fotosentez yapıyor mu bu diken yumağı dedi. Yani yoksa büyüyemez dedi sesli olarak.
Haşlanan makarnayı süzdü. Sıcağına bir kaşık zeytin yağı ekledi. Dolaptan yanına yeşillik aldı ve onları sirkeli suyla yıkadı. Süzgeçte kuruladı iyice ve sonra hızlıca irice doğradı. Makarnaya beyaz peynir ekledi bir dilim. Çaya bir göz attı demlen bakalım dedi. Bir bardak ayran alıp pipetle içmek için jelatini deldi.
Her şey tıkır tıkır olan hayatında o an bir şey oldu. Ekmek kutusundan akıl almaz bir koku geliyordu. Unuttuğu çok uzak bir koku. Açınca gözlerine inanamadı. Bir gün önce aldığı ekmek beyaz uzun acayip sporlu mantarlarla küflenmişti. Böyle iplik iplik ağları olan mantarlar. Ne yapacağını şaşırdı. Başkası olsa çöpe koşardı. Aklından geçse de buna inanamadı. Bir çözüm olmalı diye düşündü. Ekmeği korka korka eline aldı, bir nemli bez yardımıyla temizlemek isterken ekmek ikiye bölündü. İki parça yine örümcek ağı gibi sünen laktaz enzimi ipleriyle birbirine bağlanıyordu.
Bu imkânsız dedi. Bir günde böyle bozulmaz. Fırıncı kadın bayat ekmek vermişti. Ekmeği bir gazete parçası arasına alıp düşünmeye başladı.
Kısa ve net bir plan yaptı. Önce yemeğini yedi. Tabağını çatalını yıkadı yerine koydu. Demlenen çaydan bir bardak döküp kaktüsün karşısına geçti. Dikenli bitkinin sağ yanağında patlayan yumuşak tüylü sivilceyi usulca sevdi.- Sabahtan beri ilk kez içten gülümsedi. Çocuklarla karşılaşmayı saymazsak tabi.- bu sivilce çiçek tomurcuğunun alametiydi. Bir günlük ömrü olan, can alıcı kırmızı renk. Kendi betimlemesine şaşırdı. Kırmızı neden can alıcı olsun ki. Kırmızı can da verir. Kan gibi ... İkindinin kızıl ışıkları duvarda oynuyordu. Akşam üstü dedi uzak bir nehrin kıyısında, başı karlı dağa karşı, kızıl grupta iki şair hasbıhal ediyordu, susarak. Oysa konuşacakları çok şey vardı dedi.
Usulünce soğuyan çayını içip bitirdi. Bardağını da yıkayıp yerine koydu. Evet dedi planımız ekmeği kedilere yemeğe dönüştürmek dedi. Ama bu bayat ve yarı bozunmuş ekmeği hayvancıklar yerse hasta olur . Pek sevmediği sol bek sesi araya girdi – zaten çöpten besleniyorlar dedi- istemeyerek de olsa bu sese kulak verdi.
Şıpıdık terliklerini giyip şalını sırtına aldı. Apartmanı yine usulca indi. Gazeteye sardığı ekmeği göğsü üstünde sıkıca tutuyordu. Dışarıda yarı karanlık o serin mavilik vardı. Birkaç kedi peşine takıldı. Buna sevindi. Gülümsedi. Onları çöp konteynırının biraz uzağındaki taşın üzerine çağırdı. Gazeteyi usulca açtı ekmeğin birazını ufaladı. Yine sünmüş ipler eline geldi. Pişmanlıkla eseflendi. Nasıl unuttum ben seni. Ama kediler koklayıp yemedi mırlayıp ayağına dolandılar. Tabi yiyemezsiniz dedi.
İkinci bir planı olmadığına üzüldü. Ne yapacağını düşünürken yanından geçen yaşlı kadının cırlak sesiyle irkildi. Kediler çil yavrusu gibi dağıldı. Gözleri hayretle açılmış bir kadın ona bastonunu sallayıp- nimeti sokağa attınız. Yüzü gülmüyor milletin musibet yağıyor başımıza musibet.- kekeledi konuşacak oldu kadın bastonunu hışımla yere vurdu ve yürüyüp gitti. Dondu kaldı ama kısa sürdü. Hızla köşe sonundaki nalbura girdi. On litre torf, büyükçe bir saksı aldı. Yine aynı hızla evine yürümeye başladı. Sanki sokak bir anda mahşer yerine dönüştü, korna sesi, gaz kesikleri ile boğuluyordu. Başka bir kadın da kocasına kızıyordu. Baksana çıkmaz yol, kör sokak burası diyordu. Adam arabanın tamponunu kaldırıma çarparak ana yola geri döndü.
Tüm bu hengamenin arasından sıyrılıp apartmanın bahçesine geldi. Bir elinde saksı ve torf diğer elinde gazete arasındaki ekmek vardı. Hepsini yere bıraktı. Ani gelişen ikinci planı devreye aldı. Bahçedeki dut ağacının altını eşelemeye başladı. Köklerin arasından birer birer solucanlar göründü. Soğuk ve kıvrım kıvrım canlılardan ürperse de ince çöplerle onları saksıya aldı. Nedense eşli olmalarını istedi. Çift sayı halinde.. Eve geldi. Salondaki masaya bir örtü serdi. Saksıda sarmaş dolaş olmuş solucanları daha fazla rahatsız etmemek için acele ediyordu. Ekmeği iyice un ufak etti. Dolaptan biraz marul aldı. Çaydanlıkta soğumuş çayı da süzdü. Hepsini ufalayıp torfa ekledi. Saksıya kaşıkla doldurdu yavaş yavaş. Solucanlar kıpır kıpır kendilerine yer açtılar. Saksı tamamen dolunca üzerine bir streç naylon örttü. Çatalla delikler açtı. Pencerenin dışına pervazın önüne koydu. Karşı damdaki martıya tehditkar bakmayı da ihmal etmedi.
Ortalığı toplayıp ellerini yıkadı. İçinde derin bir huzur hissetti. Kendine bir menengiç kahvesi yaptı. Mutfağa yerine oturdu. Karanlık çökmüş sokak lambaları yanmıştı. Yere kadar uzun cam balkondan bütün sokak gözleri önündeydi.
Karşı komşu yine şatafatlı sofrasını tamda camın önüne kurmuştu. Hiç tenezzül etmedi bu kalabalığa.
Aşağılara baktı. Kör sokak dedi içinden. Yaşlı bir adam çöpü karıştırıyordu. Kurumuş ekmekleri bir bir torbaya dolduruyordu.
İhtiyarı sevdi uzaktan. Sonra peşinden giden köpekleri…**